2 Nisan 2015

Özgüvenlileştiremediklerimizden misin?

Konumuz özgüven işte, girizgah yapmayacağım bu sefer çünkü baya bir saydıracağım var, ilk cümleyi bulmakla ve insanlar ilk cümleyi okuduklarında şunu şunu düşünsünler diye düşünmeye ve bunu umursamaya enerjim yok. Bari bunu umursamayayım ha?

Hayat böyle zamanlarda çok zor. Ara ara olan bir şey miydi, yoksa geçici olarak kaybolup kendini tekrar hatırlatan lanet bir kişilik özelliği mi tam adını koyamadım ama şu özgüven probleminden çektiğim şeyi hiçbir histen çekmedim. Aşk dersiniz ya hani çok zor. Aman ne acı. Yok be gülüm hiç de öyle değil. Senin özgüven seviyeni indirip koyalım bakalım bir ortama nasıl hissedeceksin. Mecnun olsam da şu hissi yaşamasam dersin, hiçbir şey zor gelmez. İç dünyana hapsolmuşsun da seni sıkıştırıyor gibi. Yer yarılsa da o an yok olsan gibi. Çevrendeki herkesten koşarak uzaklaşsan, hiçbir iletişim imkanı olmayan bir dağ evinde kitaplarınla bir ömür mutlu mutlu yaşasan gibi.

Neden kaçıyorum, neyi beceremiyorum bilmiyorum ama olmuyor. İnsanlarla göz göze gelemiyorum. Ancak çok iyi tanıyorsam, tanıdığımı düşünüyorsam yapabiliyorum bunu. Yeni tanıştığım bir insanın yanında konuşamıyorum bile, değil yüzüne bakmak. Cinsiyet fark etmiyor.

Yıllardır kendime bu klavye ile öyle samimi ve cana yakın bir karakter yaratmışım ki bunu oynamak dünyanın en güç şeyi. Oynamayı bıraktığım zaman mı kendim oluyorum, saçmalıyor muyum bilmiyorum. Bazen karaktersiz, kişiliksiz canı nasıl biri olmak isterse o olan biri gibi hissediyorum kendimi.

Karşı cinsle işler nasıl yürür unutmuşum. Mesela bir ortamda birinden hoşlandıysam, karşısına geçip oturmalı ve bunu belli etmeliymişim. Ben kim köpek karşısına oturmak? Geçen gün Starbucks’a geldik. (geldik diyorum çünkü şu an da buradayız. kapitalizme hizmette sınır tanımam.) Bir çocuğa baktım ders çalışıyor ve sırıtmıyor. Yalnız, kimsesiz. Mutlu görünmüyor, en sevdiğim. Kendim de “amaan vize haftası” diye salmışım ki sorma. Zaten normalde saçlarımla hiç uğraşmam, yataktan nasıl kalktıysam sağa, değişiklik istiyorsam sola atar öyle çıkarım dışarı. Canım farklı bir şey yapmak isterse de tararım. Neyse, lavaboya indim hemen ışık hızında eyeliner çektim ve ruj sürdüm. Bu bile hayret vericiyken, tam karşı masasına oturdum. Ama yanlış yapmışım, kıçımı dönerek oturmuşum. Karşısına geçmek kim ben kim NO WAY! Çocuk orda kulaklığını takmış beni zerre umursamıyor, zaten kıçımı dönmüş oturmuşum ne diye umursasın ki? O orada olduğu sürece kendim olamadım. Ödeve odaklanamadım. Salak salak hareketler yaptım ve aptal aptal şeyler söyledim. Acaba napıyor diye oturduğu tarafa döndüğümde çoktan gitmişti bile. DAANNNN! Ben neden böyleyim?

Dışarıdan bakıldığında soğuk duruyormuşum ben. Soğukluk bile bana fazla diye düşünüyorum mesela şu an. Ben kim soğuk? Ne haddime soğuk durmak, iki çift düzgün laf edebilsem yeter. Yaklaşamıyorum anladınız mı? Olmuyor yani yapamıyorum. Bazen deniyorum. Hadi diyorum, yapabilirsin. Ama o zaman da aşırı tepkiler verip fazla neşeli davranıyorum. Sonra bir hafta boyunca “acaba o selamı vermese miydim?” diye düşünüyorum.

Yeni yurda ilk geldiğim gün tam bir kabus gibiydi. Sabah kahvaltısına indim. Nereye gideceğimi, nereden ne alacağımı bilmiyorum. “Gözleme isteyeeen” diye seslendi abla. Başka biri önceden yaptırmış onu. Ama bana bi kaçış yolu gibi geldi ve gittim o tabağı aldım. Çayı nerden alacağımı soramadım kimseye, sesim çıkmadı. Gözleme de çok sıcaktı zaten, çaysız da yiyemedim, azıcığı kemirilmiş olan gözlemeyi aynı dakikada geri verdim. “Yemeyecek misin?” diye sordu orada çalışan abla, “Doydum ben.” diye fısıldayıp koşarak uzaklaştım. “Salak kız, aptal kız, bi çayı alamadı, kahvaltı bile edemedi.” bu düşünceler başka başka ses tonlarında kafamda yankılanırken ben dolmuşa binmek üzere ağlak gözlerle ilerliyordum. Konuşamıyorum anlatabildim mi?

Burger’a gittik. Masada bir sandalye eksik. Yan masada da iki kişi oturuyor, karşı cinsten. Yine bi elim ayağıma dolanma sahnesi ve ben çocuğa “masa boş mu” diye sordum. Çocuk da afallamış bi şekilde “boş” dedi. Elimdeki sandalyeyi arkadaşlarımın olduğu masaya sürükledim ve yaptığım salaklığı anlatıp güldüm. Sonra on saat aptal ben aptal ben diye içimden tekrar ettim.

Şükür ki şu anki sınıfımdaki arkadaşlarımla böyle problemlerim yok ama onlara da tamamen alışana kadar 6 ay geçti. Koca altı ay. Kimsenin başka bir insana alışmak için bu kadar vakti yok, olmamalı. İlişki, tanışma dediğin şey en fazla bir hafta sürer. Tam olarak hiçbir zaman tanıyamazsın belki ama, bu kadar da değil.

Böyle zamanlarda az önceki hayal gibi, yapayalnız bir evde kendim, köpeğim ve kitaplarımla sessiz bir hayat sürmek istiyorum. Sosyal medya, blog, çekildiğim selfieler, paylaşmak için yaptığım çizimler hepsi boş geliyor. Yine kaybolmak istiyorum, yapamıyorum. Anlatıyorum, geçmiyor.

Bu özgüven sorunu denen şey de ancak benimle birlikte yok olup gidecek sanırım. Çok geç. Elimden bir şey gelmiyor.

DİĞER İNSANLARIN UMRUMDA OLMASINDAN BIKTIM.

Zaten psikolojik sorunlarımız varken psikiyatri seans ücretlerinin bu kadar pahalı olmasının bizi delirtmesi nasıl bir ironi? Sanki ucuz olsa gidip kendimi anlatabilirmişim gibi, NO.

Gittim, ya da kaçtım bilemiyorum.

Paylaş:

Hakkımda

Aycan

Keşfetmeyi, yazmayı ve paylaşmayı çok seviyorum. "Ben kimim?" sorusuna yanıt bulmaya, kendimi tanımaya çalışıyorum.