26 Mayıs 2015

One Week in Adana (1. Bölüm, Pilot)

Haygaaays! Geçen hafta bizim için öyle bir haftaydı ki, ne ben atlatabildim ne de herhangi birimiz.

Sanırım yaşanabilecek en güzel Amerikan dizilerinden birini naklen yaşadık. Öncelikle bu Manas Destanı uzunluğunda olacak yazıdaki karakterleri tanıtmam gerek! İki-üç bölümde anca bitecek bu yazının tamamını okuyana plaket vericem 😀

Pinquitte: Kim acaba? Tabiki ben ene.
Nekrokrasi: Nam-ı diğer sevdicek. Çok bilmeyin hıh.
Mut: O bir mutluluk! O bir kanka! O bir renk! Aynı zamanda aramıza yeni dahil olan taze blogger. Eşsiz bir adam.
Sabrina: Sabrina’yı blogundan da biliyorsun zaten, o bir tatlişko!
Rötar: Her yere geç kalan rötarlı kızılımız. Her şeyin limonlusu felsefesinin de baş filozofu.
Oziboy: Rötar hanfendinin bitanesi. İstanbullu bir deli. Mut’un tabiri ile “kas yığını”.
Şimdi geldik konuk oyuncularımıza.
Ağız açık, eller diz kapakta kalkış, serseri serbest stil: afgasfaf rumuzu gibi bir insan! Kral rumuz ama çok uzun oldu, buna biz “Bay Kasıntı” diyelim. O kim? Sabrina’nın sayko ex’i.
Jembey: Sabrina’nın belirsiz filörtü. Bay Kasıntı’nın bir numaralı rakibi.
Ecinni: Değişik insan.
Gömlek Bey: O bir Adanalı. O bir abimsi.
Batman: Saygıdeğer idol.

Perşembe

Her şey Oziboy ve Nekrokrasi’nin süpersonik bir sürprizle tee buralara gelmesi ile başladı. Oziboy Perşembe günü Mesleki Bilgisayar dersinde DAAN! diye sınıfa dalarak Rötar’a möthiş bir süpriz yaptı. Tabii ki ben ve Mut bu sürprizin amacına ulaşmasında etken olan başlıca kişilerdik, kıh kıh.

Rötar’ın surat ifadesi takdire şayandı elbette. “Ben bunu bi yerden tanıyorum ama…” bakışı ölü balığa dönüştükten sonra “yuh artık” ve “hadi canım” ile tamamlandı. Çok özlemeler, sarılmalar… Ah duygulandım. O an tek tesellim Cumartesi gecesi gelecek olan sevdicekti elbette. Sadece birkaç gün daha beklemek gerekiyordu. Bu iki gün “Geç gayrı lanet zaman.” temalı cümlelerle geçecekti elbette, özlemle geçirirken…

Cuma

Cuma günü bölümümüzdeki son sınıfların mezuniyet sergisi için sabahın köründe serginin yapılacağı yere koşup yardıma başladık. O lanet bilmem kaçlık aparatları açıp afişleri yerleştirmeye çalışmaktan ciğerimiz soldu, parmaklarımız işlevini yitirerek can verdi. Bu da yetmezmiş gibi Gömlek Bey akşama kadar Mut ve bana görevler yağdırıp birkaç işe daha yaramamızı sağladı. İyi yaptı. En son mikrofon elimde oraya buraya koşturup “Sirgimizi nisil bildiniiiz?!” şeklinde röportajımsılar yapmaya çalışıyordum.

Sergiye Batman’in de katılımıyla her şey ilginç bir hal aldı. En son kurabiye ve içeceklerin başına geçmiş bilekliğimi tesbih yapmış Mut’un derbeder hallerine ortak oluyorduk.

Rötar ve Oziboy artık gidelim diye dındınlamaya başlayınca Gömlek Bey’i kızdırmayı göze alarak koşarak hatta kaçarak uzaklaştık. Batman, önce bizi bıraktı sağolsun, sonrasında evli evine Batcave’li Batcave’ine asdfagdsaf 😀

Sergi sonrası Mut’un “Kümes” adını koyduğumuz miniş tatliş evine geldik. Ben yatış moduna geçmeye hazırken her zamanki gibi hamarat Rötar’ımız “Ben size patates oturtma yapayım!” dedi ve kalbimizin mideden geçen taraflarını bozguna uğrattı. Kalp Rötar. Yemek yapılırkene biz de Mut ile “Türkiye Çay İçiyor” adlı fotoğraf yarışmasına katılacaktık. Benim silinmiş olduğunu sandığım babaneli çay fotoğrafım meğersem silinmemiş! Yaşasın! Ben de katılmaya karar verdim. O sırada fotoğaf boyutunu az bulan siteye söverken fotoğaftan sorumlu devlet bakanı Gömlek Bey’i aradık. Sonuç olarak katılabildik ve bugün açıklanacak! Ödülü alınca yemeğe nereye gidelim tartışmaları hız kesmeden devam ediyor. (kendinden emin, popo havada tavırlar…) 😀

O an saaate bir baktım yemek daha pişmemiş ama benim yurda dönmem lazım! Son otobüse on dakika falan var. Almış olduğum Ranch sos da dahil olmak üzere dün yapılmış olan patates kızartmasının sonunu da tüketen Oziboy’u bana ayrılan yemeği bitirmemesi için uyardım. 😀 (YEMEDİ.) Yemeği yiyemeden mis gibi kokuların arasından ıssız yurduma doğru yol aldım. (Ağlıyor.)

Cumartesi

Cumartesi günü Batman, Ben, Mut, Rötar ve Oziboy ile kaçış oyunlarının gerçek versiyonu olan bir yer için plan yapmıştık. Batman’i on saat beklettikten ve oyuna geç kaldıktan sonra sonunda yetişebildik ve oyuna girdik. İlk olarak her şey “ee biz bunu biliyoz yaa” stayla, kolay gözüküyodu ama ilk odadan çıkmamız yarım saatimizi aldı resmen. İpucu biçız, istemeden duramadık. En komiği de şifreleri doğru girmemize rağmen kilitleri açamayışımızdı. Bu durumda geleceğin baş hırsızı Oziboy kilit açıcı ünvanı ile diğer odaya geçmemize olanak sağladı 😀 Onu tebrik eder başarılarının devamını afdasfas 😀

Diğer odada da Ozi sayesinde birkaç kilidi açmayı başardıktan sonra zamanımız doldu. Sevdicek özlü sözü: Time is the enemy! Göremediğimiz iki oda ve bir ton şey varmış. Elementli yazı. Tablolu labirent. Ateş, su, toprak, tahta. Zorumuza gitti yani ne diyim 😀 Sonuç olarak çıkamadık efenim. Çünkü gereksiz zordu. Bahaneler bahaneler. Ama yine de çok eğlendiiiik!

Eveet! Batman tarafından Mut’un Kümesi istikametine bırakıldıktan sonra açlıktan ölmeyelim diye Burger’a aktık. Yemek sonrası da Sabrina’lara gitmemiz gerekiyordu çünkü bugün tüm ekip orda kalacaktık. Sabrina, Bay Kasıntı, Ecinni ve biz toplaşarak sohbet, muhabbet ve Cranium döngüsü içinde efso bi gece geçirmeyi planlamıştık. Benim için gecenin süper olayı saat 2 gibi uçaktan inecek olan sevdiceğin de aramıza katılacak olması düşüncesiydi. WOAA!

Otobüsten indikten sonra Ecinni bizi karşılamaya geldi. Bir şeyler aldıktan sonra eve ulaştık. Ben daha önce gitmiştim ama tekrar fark ettik ki o ev bir harika dostum. Möthişti. Her yerinde gözümüz kaldı. Mut’a ayıp olmasın tabiki ama kendi kümesine o bile dönmek istemedi 😀 Yalan mı şimdi Mut, kızma ordan 😀

Tanışmalar, kaynaşmaya çalışmalar, Bay Kasıntı’nın suratsız halleri ve kaynaşamamalar. 😀 Sabrina o kadar enerjik ve dışa dönük bir insan ki yanındaki konservatuarda tiyatro okumakta olan kuul insanı da öyle bekliyorduk doğal olarak. NO! 😀 Ben az çok tanıyordum ama Kasıntı Efendi; Mut ve Oziboy için tam bir hayal kırıklığı oldu.

İlk olarak müzik açtık ve biraz sohbet ettik. İçecekleri, cipsleri hazırlayıp her şekle giren süpersonik masa etrafına çömdük. Biz gayet sohbet muhabbet derdinde, oyuna başlamaya hazırlanıyorken Bay Kasıntı’nın tek derdi Sabrina ile yakınlaşmaktı. Yok, abuk subuk hareketler, gözlerini devirmeler… En ufak bir şey istediğimizde sanki “hadi oryantal yap” demişiz gibi şiddetle reddetmeler. 😀 Hof! Bu çocuk adamı hayattan soğutur.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Crainum oynamaya başladık ki, asıl ipler orada koptu. Oyunda atılan zar ile belirlenen renge göre; Akıl küpü, Kelime kurdu, Yaratıcı kedi ve en eğlencelisi Sahne yıldızı isimlerinde 4 farklı tipte kart vardı. Biz gayet eğlenerek oyunu oynuyoruz ama serbest stilli Bay Kasıntı’nın kimseyi kıçına taktığı yok. En çok seçtiğimiz kart Sahne Yıldızı oldu. Ama tiyatroyu o değil biz okuyoruz gibi, o lanet olası kıçını kaldırıp bi taklit yapamadı. 😀 Yapmadı.

Aradan bir süre geçti, heyecanla oyuna devam ederken Oziboy’un eli çarptı ve birasını dökecekken yakaladı. Kendini adeta evin reyizi ilan eden Bay Kasıntı’dan “Saakiiin, sakiiiin” gibi aptal bi tepki geldi. Aaa konuşabiliyomuş! Ne sakin ne?! Sensin sakin. 😀

Öyle böyle derken oyun bitti. Biz de Mut ile sevdiceği almak için hava alanına gitmek üzere dışarı çıkacaktık. Bay Kasıntı iletişim kurmayı başararak şiveli şiveli sanki çok samimiymiş gibi “Pinquitte nolur şu oyunu yok et tekrar başlamasın içim şişti bla bla bla.” şeklinde atarlandı. Ya bize ne alla alla 😀 Kimse oyun oynamasın, kimse muhabbet etmesin, o Sabrina’ya “Binimli bi odaya gilibilir miiisiiin?” desin, tek derdi bu. Anca uçkur, sırnaşma peşinde namıssız. Ortammış, arkadaşlarmış demiyor hiç. Gidip vurucam bırakın, tutmayın. 😀

Neyse, Mut beyin özel taksisi (valla var) eşliğinde hava alanına gittik. Her zamanki gibi rötar yapan uçağa çogzel sövdük. 😀 Bi yarım saat kadar bekledikten sonra, bizim bi tanecik maviş belirdi kapıda. Benim kadar Mut da heyecanla bekliyordu onu çünkü daha görmeden kanı ısınmıştı ve musmutlu olmuştu geleceğine! Heyecandan erirken deli gibi bi özlemle sarıldım sarıldım… yetmedi, yeter mi hiç? NO. ^^

Eve döndüğümüzde herkes Bay Nekrokrasi ile tanıştı. Bu kısa süren merasim bittiğinde Sabrina koltuğun tepesine çıkmış “Pilavlıya Davet Var” edasıyla Vladimir Megre’nin Anastasia’sını anlatıyordu. Biz anlatıya yarısında dahil olduğumuz için sadece atomlarımız hakkında süpersonik şeyler duyduk ama vallahi bu kadar değil! Sabrina’dan blogunda uzun uzadıya Anastasya’yı yazmasını talep ediyoruuuz! Anastasya! Anastasya! Olmaz mıydı güzel? O yazsa da yazmasa da (yazsııın) Çınlayan Sedir serisini hepimiz okumak istedik. Yazın yapılması gereken şeylerin en başındaa…

Gece ilerledikten sonra Sabrina ve Bay Kasıntı uyumaya karar verdi. Rötar, Oziboy, Mut, ben ve sevdicek de balkonda gündoğumunun eşsiz atmosferi altında Ecinni’nin playlistinden parçalar dinlemeye koyulduk. Yol yorgunu sevdiceğe daha fazla zulüm etmek istemediğimden bir süre sonra biz de kendimizi uykunun huzurlu kollarına bıraktık.

Önümüzde ekibi bozmadan, hep birlikte geçirebileceğimiz sadece üç buçuk gün vardı… Friends’cilik bile oynayabileceğimiz bir ekip kurmuştuk ve aslında her şey yeni başlıyordu. Nih nih nih.

***

Evet millet. Bunlar da parmak yani sosis değil. Bir yere kadar dayanıyorlar 😀 Yazı dizimizin ikinci bölümünü bu akşam yazıp yarına zamanlamayı hedeflemekteyim. Yine de benden bahsediyoruz, ne zaman ne olacağı belli olmaz tabii ki 😀

Cidden okuduysan aşağıya ismini bırak ki plaketini hazırlamaya başlayayım 😀

Görüşürüüüz! Kalp sizeee! <3

Paylaş:

Hakkımda

Aycan

Keşfetmeyi, yazmayı ve paylaşmayı çok seviyorum. "Ben kimim?" sorusuna yanıt bulmaya, kendimi tanımaya çalışıyorum.